GÜLÜMSEYEN ÖYKÜLER

GERÇEK CESARET

kelebekBilge sultanın, vezirlerinden birini baş vezirliğe tayin etmesi gerekiyordu. Bu göreve layık veziri bulabilmek için bütün vezirlerini etrafına topladı ve onları bir sınava tabi tuttu. Onları o güne kadar gördükleri en büyük ve en ağır kapının önüne getirip şöyle dedi:

"Sizler çok akıllı ve güçlü insanlarsınız ve ümit ediyorum ki içinizden birisi ülkemin şu en büyük kapısını açabilir. Şimdi sizi kapıyla baş başa bırakıyorum. Göreyim bakayım hanginiz kapıyı açabilecek."

Saray mensuplarından bazıları daha kapıyı görür görmez dudaklarını büküp kapıyı açmanın mümkün olmadığına karar vermişti. Diğerlerine göre daha akıllı sayılabilecek bazıları kapıyı daha yakından incelediler; ama kapının azameti karşısında onlar da pes etmekte gecikmedi. Kendi aralarında yaptıkları konuşmalarda, bu kapının açılma imkanının olmadığı konusunda fikir birliği ettiler. Sarayın en seçkin adamları kapının karşısında ümitsizce beklerken, o zamana kadar saygısından öne geçmeyen en genç vezir, diğerlerinin arasından sıyrılarak kapının yanma gitti. Onu şöyle bir gözden geçirdi. En sonunda bütün kuvvetiyle kapıya yüklendiğinde kapı ardına kadar açıldı.

Meğerse kapı zaten tam kapalı değildi ve onu açabilmek için gereken, sadece deneme cesareti gösterebilmekti. Sultan bu cesareti gösterebilen gence şunları söyledi:

"Daha baştan, sadece görüntüye bakarak ümitsizliğe kapılmadın, sonunda başarısız kalacak olsan bile deneme cesareti gösterdin. Bu yüzden baş vezirlik makamına seni atadım."

Korku, kişinin tüm hayatını sekteye uğratacak ve içsel güçleri etkileyecek bir unsurdur. Korkular psikolojiyi de bozarak sürekli bir gerilim haline sebep olurlar. Korkularımız bizi denemekten, ilerlemekten alıkoyan, hatta tamamen hareketsiz hale getiren zihinsel prangalarımızdır.

KELEBEK

KELEBEKMeraklı genç, bir ağacın dallarında bulduğu kelebek kozasını inceliyordu. Kozanın içinde kelebek olmayı bekleyen bir tırtıl vardı, ama kozadan çıkma zamanı daha gelmemişti. O günden sonra sık sık o ağacın dalındaki kozayı seyretmeye geldi.

Bir gün yine kozayı incelerken, küçücük bir deliğin açıldığım gördü. Oturdu ve o delikten kozanın içindeki kelebeği izlemeye başladı. Kelebek, o minicik delikten çıkabilmek için saatlerce mücadele verdi. Ama sanki hiç ilerleme kaydetmemiş gibiydi. Adam, onun daha fazla ilerleyemeyeceğini ve delikten çıkamayacağını düşündü ve kelebeğe yardım etmeye karar verdi. Bir makasla kozanın deliğini genişletti. Böylece kelebek kolayca dışan çıktı. Fakat kelebeğin gövdesi şişmiş, kanatları da buruşuk haldeydi.

Adam kelebeği seyretmeye devam etti. Kanatlarının hemen büyüyeceğini, bedeninin de normal boyuta ineceğini bekliyordu. Ama hiçbirisi olmadı! Kelebek ömrünün geriye kalan kısmını o şişik bedenle ve buruşuk kanatlarla sürünerek geçirdi. Asla güzelim sanatlı nakışların bulunduğu kanatlarını açarak uçamadı.

Adamın yersiz merhameti ve aceleciliğiyle anlayamadığı şey şuydu: Kozanın minik hayvanı sımsıkı sarması ve onun o minik delikten çıkabilmek için uzun saatler çabalaması ilahi bir kanun gereğiydi. Çünkü ancak bu şekilde bedenindeki sıvı kanatlara doğru ilerliyor ve onun kanatlarını güçlendirerek uçmasına imkan tanıyordu.

Genç, bir kitaptan öğrendiği bu gerçeği asla unutmadı. Bu "küçücük" dersi kendi hayatına da uyguladı. Hayattaki zorluklar ve sıkıntılar kelebeği sıkan koza gibiydi. Allah karşımıza mücadele edeceğimiz hiçbir engel çıkarmasaydı, bu bizim kuvvetimizi ve azmimizi küçültürdü ve hiçbir zaman dua gibi güçlü bir silaha sarılmaz ve güçlenemezdik.

PATATES YUMURTA VE KAHVE

kahveBir zamanlar her şeyden sürekli şikâyet eden; her gün hayatının ne kadar berbat olduğundan yakınan bir kız vardı. Hayat ona göre çok kötüydü ve sürekli savaşmaktan mücadele etmekten yorulmuştu. Bir problemi çözer çözmez bir yenisi çıkıyordu karşısına.

Genç kızın bu yakınmaları karşısında mesleği aşçılık olan babası ona bir hayat dersi vermeye niyetlendi. Bir gün onu mutfağa götürdü. Üç ayrı cezveyi suyla doldurdu ve ateşin üzerine koydu.

Cezvelerdeki sular kaynamaya başlayınca Bir cezveye bir patates, diğerine bir yumurta, sonuncusuna da kahve çekirdeklerini koydu. Daha sonra kızına tek kelime etmeden beklemeye başladı. Kızı da hiçbir şey anlamadığı bu faaliyeti seyrediyor ve sonunda karşılaşacağı şeyi görmeyi bekliyordu. Ama o kadar sabırsızdı ki sızlanmaya ve daha ne kadar bekleyeceklerini sormaya başladı. Babası onun bu ısrarlı sorularına cevap vermedi.

Yirmi dakika sonra adam cezvelerin altındaki ateşi kapattı. Birinci cezveden patatesi çıkardı ve bir tabağa koydu. İkincisinden yumurtayı çıkardı. Daha sonra son cezvedeki kahveyi bir fincana boşalttı. Kızına dönerek sordu:

"Ne görüyorsun?" "Patates, yumurta ve kahve" diye alaylı bir cevap verdi kızı. "Daha yakından bak bir de" dedi baba "patatese dokun." Kız denileni yaptı ve patatesin yumuşamış olduğunu söyledi. "Ayni şekilde yumurtayı da incele". Kız kabuğunu soyduğu yumurtanın katılaştığını gördü.

En sonunda kızının kahveden bir yudum almasını söyledi. Söylenileni yapan kızın yüzüne kahvenin nefis tadıyla bir gülümseme yayıldı. Ama yine de bütün bunlardan bir şey anlamamıştı.

"Bütün bunlar ne anlama geliyor baba?" Babası patatesin de yumurtanın da kahve çekirdeklerinin de ayni sıkıntıyı yaşadıklarını yani kaynar suyun içinde kaldıklarını anlattı. Ama her biri bu sıkıntı karşısında farklı farklı tepkiler vermişlerdi. Patates daha önce sert, güçlü ve tavizsiz görünürken kaynar suyun içine girince yumuşamış ve güçten düşmüştü. Yumurta ise çok kırılgandı; dışındaki ince kabuğun içindeki sıvıyı koruyordu. Ama kaynar suda kalınca yumurta sertleşmiş, katılaşmıştı. Ancak kahve çekirdekleri bambaşkaydı. Kaynar suyun içinde kalınca kendileri değiştiği gibi suyu da değiştirmişlerdi ve ortaya tamamen yeni bir şey çıkmıştı.

"Sen hangisisin" diye sordu kızına. "Bir sıkıntı kapını çaldığında nasıl tepki vereceksin?" "Patates gibi yumuşayıp ezilecek misin? " "Yumurta gibi kalbini mi katılaştıracaksın? " "Yoksa Kahve çekirdekleri gibi başına gelen her olayın duygularını olgunlaştırmasına ve hayatına ayrı bir tat katmasına izin mi vereceksin "

ENGELLER İÇİMİZDE

manzaraBilge, küçük bir gölün kenarında oturmuş tefekkür ediyordu. O sırada bir köpeğin tuhaf hareketleri dikkatini çekti. Çok susamış olduğu belli olan köpek gölün kenarına kadar geliyor, tam su içecekken kaçıp gidiyordu. Köpeği dikkatle takip eden bilge, onun suyun yüzeyinde gördüğü kendi aksinden korkup kaçtığını ve susuzluğunu bir türlü dindiremediğini anladı.

Köpek sonunda susuzluğa dayanamayıp göle atladı ve kana kana su içti. Bilge o sırada yanında oturmakta olan arkadaşına dönüp söyle dedi:

“Bu basit gibi görünen olaydan ne ders çıkardım biliyor musun? Bir insanın gayesi ile arasındaki engel çoğu zaman kendi içinde büyüttüğü korkular ve vehimlerdir.

Yani, kişi kendi engelini kendisi kurar. Ancak bu engeli, yani kendisini, aştığında gayesine ulaşabilir.”

Bilge biraz daha düşündükten sonra şunları ekledi:

“Belki de bir başka ders bundan daha önemli: İnsan ne kadar çok bilgili olursa olsun, susamış bir köpekten bile bir şeyler öğrenebilir.”

AYAKKABI TEKİ

ayakkabiBir bilge bir gün tam trene biniyordu ki, ayakkabılarından birisi ayağından çıktı ve yere düştü. Aşağıya inip alması imkansızdı. Çünkü tren çoktan harekete geçmişti. Yanındaki arkadaşları ne yapacağını merak ediyorlardı.

O gayet sakin bir biçimde, diğer ayağındaki ayakkabıyı çıkardı ve az önce düşürdüğü ayakkabıya yakın bir yere fırlattı.

Talebelerinden birisi dayanamayıp sordu: "Neden böyle yaptınız?" gülümseyen bilgenin cevabı gayet basit ama hakikat yüklüydü:

“Demiryolunun üzerinde ayakkabının tekini fakir birisi bulursa diğer tekini de bulup giyebilsin diye..."

Tasarım 11 Bilişim